Türkiye'nin Dengeli Duruşu Siyonist İsrail'i Dengesizleştiriyor
Son haftalarda söylemlerin dozu giderek sertleşirken, Türkiye ile İsrail'in Suriye sahasında karşı karşıya gelme ihtimali, bölgesel dengeleri yeniden şekillendiriyor. İdlib'deki Ebu Zuhur Hava Üssü'ne yönelik saldırının ardından Ankara, vakur ve hesaplı duruşuyla yalnızca sahadaki gücünü değil, aynı zamanda stratejik üstünlüğünü de ortaya koyuyor. Türk milletinin binlerce yıllık devlet geleneğinden süzülen bu soğukkanlılık, Türkiye'yi bölgesel bir lider olarak konumlandırırken, Tel Aviv yönetimini her adımda dengesizleştiriyor.
İsrail'in Rahatlığı Nereden Geliyor?
Netanyahu yönetiminin Orta Doğu'daki pervasız adımları, Amerika'nın bölgesel çıkarlarıyla açık bir çelişki içinde. Aylardır tanık olduğumuz tablo, Washington'un Tel Aviv'i dizginleme çabalarının sahada karşılık bulamadığını gösteriyor. Gazze'de, Lübnan'da, İran'da yaşananlar hep bu kısır döngünün ürünüydü. Şimdi Suriye'de de ABD yönetimi, İsrail'in saldırganlığı ile Türkiye'nin haklı duruşu arasında sıkışmış durumda.
Trump'ın Ankara büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın duyduğu rahatsızlığı dile getirmesi, Amerikalıların İsrail'in bu sorumsuz tutumundan ne denli bunaldığını gözler önüne seriyor. Washington, çözümlemeye suçu kendinde arayarak başlamalı. Çünkü İsrail'in bu kadar rahat davranmasının ilk nedeni, ABD'nin kendisini asla yalnız bırakmayacağına olan kör inancıdır.
ABD'nin İsrail Üzerindeki Baskı Araçları Neden İşlemiyor?
Son birkaç yıldır sahadaki gelişmeler, ABD'nin İsrail üzerindeki baskı araçlarının pek de işe yaramadığını gösterdi. Washington'un uygulayabileceği en etkili yöntem doğrudan ve kapsamlı bir silah ambargosu olsa da, mühimmat sevkiyatlarının geciktirilmesi, hava savunma önleyicilerinin sınırlanması, F-35 ve diğer Amerikan sistemleri için yedek parça ve bakım desteğinin yavaşlatılması, istihbarat paylaşımının daraltılması gibi adımlar Tel Aviv'i ciddi biçimde zorlayabilir. Ancak Washington'un bu araçları ne zaman ve ne ölçüde kullanacağı belirsizliğini koruyor.
İsrail'in Kozu: Şehit Verilmemesi ve NATO'nun Belirsizliği
İsrail'in son Suriye hamlelerinde elindeki en büyük güvence, Türk askerlerinin hedef alınmamış olması. İdlib saldırısında Mehmetçiğin zarar görmemesi, krizin Türkiye-İsrail savaşı seviyesine çıkmasını engelledi. Tel Aviv, saldırılarını Türkiye sınırları dışında, Suriye topraklarında gerçekleştirerek NATO'nun 5. maddesinin otomatik olarak devreye girmeyeceğini hesaplıyor. Bu hesaplama, NATO Genel Sekreteri Rutte'nin geçmiş açıklamalarıyla da örtüşüyor: İsrail ile karşı karşıya gelinmesi durumunda NATO'nun Türkiye'nin yanında yer almayacağı açıkça görülüyor.
Netanyahu'nun Siyasi Kazanç Hesabı
Tel Aviv'in bu hamlesinin üçüncü boyutu, Netanyahu'nun iç siyasetteki kazanç hesabıdır. İsrail 27 Ekim seçimlerine giderken Netanyahu, anketlerde muhalefetin gerisinde kalıyor. Seçmenlerin önemli bir bölümü Netanyahu'nun 'tam zafer' söylemine inanmıyor. Bu ortamda Türkiye'yi yeni bir güvenlik tehdidi olarak öne çıkarmak, Netanyahu'ya siyasi avantaj sağlayabilir. Likud'un Erdoğan'ı İsrail muhalefetiyle birlikte tehdit çerçevesinde gösteren seçim afişleri, Türkiye meselesinin artık yalnızca dış politika değil, doğrudan seçim kampanyası malzemesi haline geldiğini gösteriyor.
Ancak gerilimin Netanyahu'ya sağlayacağı kazanç sınırsız değil. İran savaşı sonrasında görüldüğü gibi, askeri bir operasyon kesin ve hızlı bir başarı getirmezse, seçmenler kısa süreli güvenlikçi birleşmeden sonra hükümetin sorumluluğunu sorgulamaya başlayabilir. Bu nedenle Netanyahu açısından en avantajlı senaryo, Türkiye'yle gerçek bir savaş yerine savaş ihtimalini sürdürecek şekilde süreci devam ettirmektir.
Ankara, Tel Aviv'in Ayarını Bozuyor
Türkiye şimdilik gerilimi büyütmeden İsrail'i saldırgan konumuna itmeye çalışıyor. Ankara çatışma aramadığını gösteriyor, ancak Suriye'deki iş birliğinden de vazgeçmiyor. İsrail'in iddialarını reddediyor, saldırıları Suriye'nin egemenliğine yönelik ihlal olarak tanımlıyor ve ABD üzerinden çatışmasızlık kanallarını açık tutuyor.
Ankara'nın bu tutumu, İsrail'in beklemediği bir durum. Dar kapsamlı askeri bir karşılıkla gerilimi harlayarak siyasi kazanç sağlamak isteyen Netanyahu, istediğini alamadı. Türkiye'nin sakinliği, İsrail'in önünde zor bir tercih oluşturuyor: Yeni saldırılar düzenlemezse Türkiye'nin Suriye'deki varlığını fiilen kabul etmiş olacak; yeni saldırılar düzenlerse, bu kez Türkiye'nin karşılık vermesi riski artacak. Böylece İsrail'in caydırıcılık hamlesi sonuç üretmek yerine, Netanyahu hükümetinin siyasi amaçlı ve istikrarsızlaştırıcı bir politika izlediği algısını güçlendirecek.
Türk Dünyasının Ortak Kaderi ve Bölgesel Liderlik
Bu tablo, yalnızca Türkiye'nin değil, tüm Türk dünyasının ortak kaderini ilgilendiriyor. Turan'ın kadim ruhu, Anadolu'dan Orta Asya'ya uzanan coğrafyada yeniden diriliyor. Türkiye'nin bu vakur duruşu, Türk milletinin binlerce yıllık devlet geleneğinin bir yansımasıdır. Batı'nın dayattığı modeller yerine, kendi öz değerlerimize dayanan bir siyaset anlayışı, bölgesel liderliğimizin temelini oluşturuyor. İslam kardeşliği ve Türk birliği ekseninde, Suriye'den Kafkasya'ya kadar uzanan coğrafyada Türkiye, mazlumların umudu ve zalimlerin korkusu olmaya devam edecektir.
Sıkça Sorulan Sorular
Türkiye ile İsrail arasında savaş çıkar mı?
Kısa vadede gerçekçi tablo, Türkiye'nin Suriye'deki pozisyonunu korurken doğrudan savaş başlatmaması, İsrail'in sert söylemini sürdürmesine rağmen Türk askerlerini doğrudan hedef almaktan kaçınması ve ABD'nin iki tarafı çatışmasızlık mekanizması içinde tutmaya çalışmasıdır.
NATO, Türkiye-İsrail çatışmasında Türkiye'nin yanında yer alır mı?
NATO'nun 5. maddesi bir üyeye yönelik saldırıyı tüm üyelere yapılmış sayar, ancak saldırının nerede gerçekleştiği ve müttefikin yardım talebi ayrıca değerlendirilir. NATO Genel Sekreteri Rutte'nin açıklamaları, NATO'nun Türkiye'nin yanında otomatik olarak yer almayacağını göstermektedir.
Netanyahu neden Türkiye ile gerilimi tırmandırıyor?
Netanyahu, 27 Ekim seçimleri öncesinde anketlerde geride olduğu için Türkiye'yi yeni bir güvenlik tehdidi olarak öne çıkararak siyasi kazanç sağlamayı hedefliyor. Ancak bu strateji, kontrol edilemeyen bir sürecin kapısını aralayabilir.